29 Aralık 2015 Salı

METİN AKPINAR: AŞK GERÇEK DEĞİLDİR GERÇEKLE KARŞILAŞINCA AŞK BİTER!


Arıyorum... Açılmıyor. Arıyorum… Açılmıyor.
Umudu kestim. Boynumu büktüm. Teşhisi koydum: Bu numara kesin yanlış. 
Aradan günler geçiyor… Unutuyor muyum? Asla! Ama araya günlük meşgaleler giriyor. Yetiştirilmesi gereken işler, yatırılması gereken faturalar giriyor. Araya esmer bir oğlan, araya hayat giriyor…
Derken, bir gün telefonum çalıyor. Ve ekranda şöyle yazıyor. “Metin Akpınar arıyor…”
Size yemin ederim, nutkum tutuluyor. Heyecandan öleceğim. Ellerim titriyor… hızla sesimi düzeltiyorum ve titreyen ellerimle açıyorum.
“Merhaba, ben Metin Akpınar, beni aramışsınız. Lütfen kusura bakmayın, İstanbul dışındayım ve bir süredir misafirlerim vardı, onlarla ilgileniyordum” diyor.
Önce bir mest oluyorum, sonra yüz bin kere daha hayran!...
Böyle bir zerafet işte. Böyle bir centilmenlik, böyle bir kıymet vermek…
“Kusur ne demek” diyorum. “İşin aslı şu an heyecandan ölüyorum ve söze nasıl başlayacağımı da bilemiyorum.” Allahtan o konuşurken dilim biraz açılıyor da iki lafın belini kırabiliyorum.
“Maruzatım şudur ki, sizinle röportaj yapmak istiyorum.” Ve elbette Calling’den söz ediyorum. “Hay hay” diyor. Ve sonrası malum.
Okan Üniversitesi’nde bir dersinin bitiminde ziyaret ediyorum kendisini.
‘Ellerimde çiçekler, kapısında sırılsıklam…’ J
Buyurunuz…
Neredeyse elli yıllık bir sanat hayatınız var. Elli müthiş bir rakam. Hayatta sanata karşı duyduğunuz bu elli yıllık tutku ve sadakatinizin yanında, başka bir şeye bu denli bir tutku ve sadakat duydunuz mu? Bir kadın ya da başka bir şey…

Tabii oldu. Evet, belki hayattaki en büyük tutkum genelinde sanat, özelinde tiyatro, daha da özelinde de kabare. Ama heteroseksüel bir erkek olduğum için bu soruya diğer bir cevabım da kadınlar olur. Genelinde kadınlar, özelinde karım.

Kaç yıllık evlisiniz?

54 yıldır birlikteyiz çok şükür. (Gülüyor) Profesyonel sanat hayatımdan daha da uzun.   

Peki bunca yıllık üretim, çaba… Geriye dönüp baktığınızda sizin sanattaki en büyük malzemeniz neydi? Ve genel olarak bir sanatçının en büyük malzemesi sizce nedir?

Her şeyden önce bilgi. Bilgi en büyük ve en önemli malzemedir. İlaveten doğru ve güvenilir bilgi. Sonra empati kültürü. Sahip olduğunuz o bilgiyi kendi deneyimlerinizle bir potada eritip sonra aktörlüğe ya da aktrisliğe soyunabilirsiniz. Ya da sanatın hangi dalıyla ilgiliyseniz o alana aktarırsınız. Kişisel olarak benim beslendiğim bir diğer kaynak da hiç şüphesiz çocukluğumun geçtiği Aksaray’dır. Oradaki kültür biraz orta ekonomik seviyede ve biraz da sömürülmüş, ihmal edilmiş bir popülasyondan oluşuyor. Çocukluğumdan itibaren onların haklarını savunur pozisyonda buldum kendimi. Hala da onu sürdürmeye devam ediyorum diye düşünüyorum.

Sanat, özellikle tiyatro başlı başına çok muhalif bir ifade şekli. Bu yanıyla bakınca siz bugüne kadar ürettiklerinizle en çok kimi ya da neyi rahatsız etmek için yola çıktınız?

(Gülüyor) Öyle mi görünüyorum? Hiç öyle bir fikrim olmadı halbuki.



Sanatın kendisi bir karşı duruş değil midir?  

Bu doğru. Sanatın kendisi muhaliftir ama bu genelinde baktığınızda böyledir. Özelinde sanat çok başka şeyleri de anlatır. Güzeli anlatmak da bir sanattır. Bir şekilde söyleyecek sözü olan bir insan bunu beyaz bir kağıda yazarak da anlatabilir, bir ağaç yontusuna da kazıyabilir, bir duvara da çizebilir. Ama bunların hepsi bir karşı duruş değildir özüne baktığınızda. Sanat yalnızca doğanın güzelliğini de yansıtabilir.

Kabare tiyatrosu peki? 
Bu kabare tiyatrosunun türü gereği böyledir tabii. Kabare tiyatrosu açık biçimde ironidir. Güncel yaşamdan detayları alıntılayıp, onları biraz da abartarak anlatır. Ama işin geneline baktığınızda sanat estetik haz da vermeli, estetik acı da vermeli. Estetik hazzı algıladığınızda bu size yaşam sevinci verir. Estetik acıyı algıladığınızda o da size hayata katlanma gücü verir.

 İstanbul Üniversitesinde hukuk ve edebiyat okumuşsunuz ama ikisini de başlayıp yarıda bırakmışsınız…

Tiyatro ağır bastı çünkü. İkisine de iki yıl devam ettim ama bitiremedim. O zamanın şartlarıyla ilgili biraz da.

Ve şimdi onca yıllık birikiminizi öğrencilerinizle paylaşıyorsunuz… Onlara en çok ne öğretmeye çalışıyorsunuz? Sizin derslerinize giren bir öğrenci sizden en çok ne alsın istersiniz?

Şimdi eğitim öyle bir şey ki her bakımdan tiyatro ve oyunculuğa hazır olmak lazım. Bunun için de her şeyden önce genel kültür gelir. Biz verdiğimiz eğitimde, 14 hafta boyunca entelektüel formasyona önem veriyoruz. Çünkü öğrencilerin her şeyden bir miktar haberdar olması lazım. Elbette bir akademisyen gibi derinlemesine değil ama, mutlaka her konuda belli bir ölçüde bilgi sahibi olmalılar. Tüm bunlara ilaveten bedensel bir esneklik kazanmalılar, düşünme mekanizması olarak bir şeyler kazanmalılar ki yazıp, çizip, oynayabilirsinler.


Biraz geriye gitsek… Nasıl bir aileydi sizinki? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Ben bir işçi çocuğuyum. Babam İbrahim Ethem, bir kimya evinde usta başıydı. Kendi servisinin başında. Biz de o firmanın patronlarının sahibinin olan bir konakta büyüdük. Ama tabii konak diyince öyle dizilerde gördüğünüz ağa konakları gibi bir konak gelmesin akla. Bir fabrikanın lojmanı gibiydi orası aslında. Biz 12 aile orada barınırdık. Benim beslendiğim en büyük kaynaklardan biri orasıdır. Yaşamımızın temel taşları orda atıldı çok keyifli bir dönemdi. Hatta Allah ömür verirse yazmayı düşünüyorum o dönemi.

Peki o yıllarda, babasının karşısına dikilip “Baba, ben tiyatrocu olmak istiyorum” diyen Metin Akpınar’a babasının tepkisi ne olmuştu?  

Önce mutlaka yüksek tahsil yapmamı istiyordu tabii. “Hukuçu mu olursun, mühendis mi olursun, felsefeci mi olursun… Bir şey ol ve sonra tiyatro yap” dedi babam. Hatta çok ağır konuştu. “Bunu yapmazsan benim gözüm açık gider” dedi. Ama ben babamı dinleyemedim. Onun beklentisi doğrultusunda bir akademisyen diploması kazanamadım. Tiyatrocu oldum. Sonra tabii yaptıklarımı görünce o da çok mutlu oldu. İyi halimizi de gördü ve sanırım gözü açık gitmemiştir diye düşünüyorum.


Bu soruyu evirip çevirmek için çok uğraştım ama beceremedim. O yüzden direk sormaya karar verdim. Ne olacak bu memleketin hali?

(Gülüyor) Buna bir röportaj yetmez Oyacığım, bir kitap yazmak lazım. Şimdi her şey bir yana çok önemli bir sual bu. Biz Osmanlı imparatorluğunda, yeryüzünde Allahın gölgesi kabul edilen padişah efendimiz hazretlerinin ümmetleri, o padişahın kulları olarak ve bütün toprak varlığımızla da padişahın malı olarak yedi yüz sene yaşadık. Sonra Gazi Mustafa Kemal diye bir deha oradan bir cumhuriyet ve o cumhuriyetten de bir millet çıkardı. Yani padişahlıktan cumhuriyete, ümmetten millete geçtik. Bu aslında burjuvazisi olmayan bir toplumda bir burjuva ihtilaliydi. Bunu büyük toplumlara mal etmek için Gazi Mustafa Kemal çok çalıştı. Halkevleri, köy enstitüleri bunun için açıldı. Ama zamanla onlar da yozlaştı, yıpratıldı ve kapandı.  Sonrasındaki süreç, 1946 da Demokrat Parti’nin olumlu nutuklarıyla başladı ama, 14 mayıs 1950’ de iktidara gelmeleri ve çok partili rejime geçilmesiyle de bir ikilem ortaya çıktı. Bir tarafta bir cumhuriyet ve millet anlayışı, diğer tarafta, “Eski Osmanlı fena değildi, biz onu niye yıktık, acaba yeni bir moderniteyle yine bir Osmanlı, bir İslami yönetim olabilir mi?” diye sorgulayan taraf oluştu. Bu ikilem hala sürüyor. Eğer buna bir ad koymak gerekiyorsa bunun adı da “karşı devrim” dir.

ÇAĞDAŞ DÜNYANIN TAMAMEN DIŞINDA KALDIK

Karşı devrim başarılı oldu mu peki?

Valla, karşı devrim başarılı olmuş mudur? Olmuştur. Hatta bugün karşı devrim en başarılı çağındadır. Evet Mustafa Kemal’in yaptığı bir devrimdir. Bu da karşı devrim. Ne var ki bunu  ülke bazında değerlendirdiğimiz zaman bu böyle. Evrensel bazda böyle olmadığı da çok açık. Biz bu kadar önemli bir jeopolitik yapıdayken çok yanlışta kaldık. Dış politikayı, eğitimi, sağlık ve sosyal güvenlik meselelerini yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Hızla artan bir nüfusumuz var. Bir o kadar genç işsizlerimiz var. Bunlar çok büyük eksiklikler. Çağdaş dünyanın tamamen dışında kaldık.

Sürekli bir “ekonomik büyümeden” bahsediliyor oysa…

 Her ne kadar başarılı bir büyümemiz var gibi gözükse de bu büyümeyi ürettiklerimizi pazarlayarak yapamadık biz maalesef. Biz bugün dış borçlarla büyüyoruz. Bütün bunların yeniden gözden geçirilmesi ve yeniden ikinci bir devrim değil belki ama evrim geçirmemiz gerekiyor diyebilirim. Bu evrim gerçekleşmezse çok iyi bir yere gitmediğimiz aşikar.

“Halimiz hal değil” mi diyorsunuz?

“Bakın, komşumuz Yugoslavya yediye bölündü. Irak üçe bölündü. Gürcistan beşe bölündü. Suriye bölünmek üzere. Lübnan zaten bölünmüştü. Sovyetler’in hali ortada. (Gülüyor) O  iyice karnıbahar gibi yayıldı. Bir tek biz kaldık bölünmeyen. Geçmişte sağ-sol kavgası vardı. Şimdi de mezhep ve etnik kimlik kavgaları öne çıkıyor. Bunları halledemezsek halimiz iyi değil. Tabii eleştirmek kolay. Çözüm önemli. Hepimizin çözüme kafa yorması gerekiyor. Tek çözüm var, o da demokrasi. Ama demokrasi de öyle kolay ulaşılacak bir hedef değil.

Ne yapmamız gerekiyor?

Daha modern, daha çağdaş olmamız gerekiyor. Bize mesela demokrasiyi de yanlış anlattılar. Eşitlik diye anlattılar, azınlığın haklarının da çoğunluğun karşısında korunduğu bir yönetim şekli diye anlattılar ama çağdaş demokrasinin öyle olmadığını gördük. Bunların da yeterli olmadığını deneyimlemiş olduk.

O zaman tam olarak nedir çağdaş demokrasi? Oraya nasıl ulaşacağız?

Patalojisi olmayan insanların, yani sağlıklı insanların,  özgür idareleriyle geleceği tayin edebildikleri rejimin adıdır demokrasi. Ve bu hedefe şiddet unsuru olmadan ulaşmak zorundayız. Savaşın galibi yoktur.  Mustafa Kemal’in çok önemli bir sözü vardır bu konuda. Der ki “Vatan müdafası söz konusu değilse savaş cinayettir!” Çok ciddi bir tanım bu. Bütün insanların aynı kaynaklardan beslendiği, robot toplumlar demokratik değildir. Tam tersi, farklı ideolojideki insanların kavgasız, gürültüsüz birlikte yürüyebildikleri ortamlarda ancak çağdaş demokrasiden bahsetmek mümkün olur. Bizim işte bu hedefe doğru gitmemiz gerekiyor.


Bu küskünler ordusunun durumu ne olacak peki? Zaman zaman sizin aklınızdan da geçiyor mu gitmek fikri?

Hayır. Hiç. Ben hiç yurt dışına paramı çıkarmadım mesela. Ben burada doğdum, burada sanatımı satarak para kazandım. Bir de şu var, tiyatro müzik gibi evrensel değildir. Tiyatro ulusaldır. Ben sanatımı icra ederken hep bu topraklardan beslendim. O yüzden benim borcum da bu topraklara, bu toprağın insanlarına. Ama bu ülke nereye gidiyor sorusundan bakacaksak şayet, ben çocuklarıma da hep aynısını söylüyorum. Oralara gidin, ama oralardan gerekli bilgiyi alıp geri dönün ve öğrendiklerinizi burada uygulayın.

"ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ KESİNLİKLE YANLIŞ YORUMLUYORUZ"

Bir de biz Atatürk milliyetçiliğini yanlış yorumlamıyor muyuz sizce?

Kesin yanlış yorumluyoruz. Milliyetçilik ırk ayrımcılığı değildir. Mustafa Kemal’in nutukta da anlattığı gibi, o dönem manzar-ı umumiye şuydu. Bir tarafta ağalık var, bir tarafta tarikatlar var, ama bunların demokratik bir ortamda temsil edileceği bir organizasyon yok. Öyle olunca millet egemenliğinin devlet yönetiminde toplanması, tüm bu farklı toplulukların da birer siyasi partiyle temsil edilmesi gerekiyor. Ama zemin o zaman için tüm bunlara uygun bir zemin değil. Dolayısıyla Mustafa Kemal buna bir çözüm üretmek için bir çağrıda bulundu ve dedi ki “ Misakı milli sınırları içinde bulunan bu ülkenin tüm vatandaşları  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.” Bunun içinde lazı da vardır, kürdü de vardır, abazası da vardır. Mustafa Kemal’in yaptığı milliyetçilik tanımı bir etnik kimlik tanımlaması değildir. Burada çok mükemmel bir folklor var. Türk milleti, kürt milleti diye bir şey yoktur. Bunlar çok yanlış yorumlar.

"TÜRKİYE DAHA ÖNCE BARIŞMALIYDI"

Peki Türkiye barışacak mı sizce?

Daha evvel barışması lazımdı, onu kaçırdık diye üzülüyorum ben. Sayın cumhurbaşkanı bu ortamı sağlayarak seçimlere gitmeliydi. Ben kendisinden bunu beklerdim.

BEN İMANLI BİR VATANDAŞIM. DEİSTİM.

Sizin kutsallarınız neler? Kimsenin o alana girmesine, dil uzatmasına izin vermem dediğiniz şeyler nelerdir?  

Ben imanlı bir vatandaşım. Deistim. Benim kutsallarımın arasında bunlar var. Ben daha çok etik, estetik, ahlak felsefesi… Oralarda durmaya çalışıyorum. Onların yozlaştırılması, o popülasyonun bozulması beni çok üzüyor. Ve ben tam da bu yüzden kutsal değerleri kamusal yönetimden ayırmak gerek diye düşünüyorum. Bunun adı da seküler yönetimdir. Laiklik yetmez. Yani devlet yönetimi, kamu idaresi, dini esaslara dayandırılamaz. Ama şu çok önemli burada. Kutsal benim kutsalımdır. Ben kendi kutsalıma herkes uyacak diye bunu kimseye dayatamam. Ha bu toplumun geneline bakacaksak da Allah, anne, asker tabudur. Bunlara dokunulmaz. Saygı duymak lazım.

Şu anki aklınız ve duygunuzla 90 yaşınıza bir mektup yazsanız, söze nasıl başlardınız?

Yüce Allah ömür verirse, tabii tıp da gelişti. (Gülüyor)  Öyle bir şey mümkün olursa önce bu mektubu yazma şansını ve o yaşa gelip de okuyabileceksem şayet, okuma şansını bana verdiği için şükürle başlardım. Sonra da bugüne kadar öğrendiğim herşeyi anlatan bir mektup yazardım. Rahmetli Levent Kırca’nın mektubu çok hoşuma gitti mesela. Zaten ben sanatçıların ölümüne de inanmıyorum. Sanatçı ölümsüzdür. Zeki Alaysa da Levent Kırca da pek çok başka sanatçı da bugün eserleriyle hala yaşıyor. O yüzden sanatçıların asla ölmeyeceğini de vurgulardım o mektupta. Söyleyecek sözü olan sanatçı eğer bunu bir kez söylemişse bir daha asla ölmez. Bunu laik belleklere, seküler belleklere kazımışsa ölmez.  


18 yaşındaki Metin Akpınar karşınızda oturuyor diyelim… Bugün ki Metin Akpınar’ın ona en büyük öğüdü ne olurdu?

“Beni örnek al, benim gibi ol!” olurdu. Ben şanslı bir adamım. Ailem, yetiştiğim çevrem, hocalarım… çok çok büyük insanlardı. Beni onlar yetiştirdi. Aslında bu sualin asıl cevabı, geçtiğim yerlerden gene geçmek isterdim. Dolayısıyla ona yürüdüğüm yoldan yürü derdim. Tabii daha evrensel, daha yeterli daha doğru bilgilerle.

Zeki Alaysa desek… Birlikte en çok ne yapmayı özlüyorsunuz?

Biz beraber yaşamaktan mutluyduk. O mutluluğu çok özlüyorum…  

Hiç aynı kızdan hoşlanmış olma ihtimaliniz peki, olmuş mudur?

Zannetmiyorum. Ama olabilir de bu yasak değil, tabu değil. Şöyle bir şey söyleyeyim. Böyle bir şey olsa da karşılıklı saygımız ve özverimiz işlemiştir. Herkese de bunu tavsiye ederim. Yoksa zaten onca yıl bir arada olamazdık, kava çıkardı, dağılırdık.  

"AŞK GERÇEK DEĞİLDİR, GERÇEKLE KARŞILAŞINCA AŞK BİTER"

Aşk?

Bence aşk esasında üremeye yönelik eylemin öncesindeki süslerdir. Oldukça enteresan bir kimyasal yapısı olduğu da biliniyor. Hatta biraz hastalık, biraz gereksinim olarak yorumlamak da mümkün. Çok ciddi bir yaşam tecrübesi doğrur aşk. İnsanın kafasında yarattığı tapınmadır, gerçek değildir. Gerçekle karşılaşınca aşk biter. O zaman da onun yerine  sevgi ve saygıyı koymak gerekir. Elbette aşkın yeri çok başkadır, aşksız olmaz ama sevgi ve saygı aşktan çok daha üstün ve geçerlidir.

"BİR KADININ ÖNCE KALBİNE BAKARIM DİYEN YALAN SÖYLER. BAL GİBİ DE GÖĞÜSLERİNE VE KALÇALARINA BAKAR ÖNCE"

Bir kadında sizi en çok ne cezbeder?  

Bunu tarif etmek zor. Her şey olabilir. Bazen bilgisi, bazen fiziği, bazen tebessümü, gözünün içinin gülmesi… Bazen kasılması, utangaçlığı, bazen yakınlaşması… Bunun öyle dümdüz bir izahı yoktur kanımca. Sen bu şekilde sordun bazen de “bir kadının neresine bakarsın ilk?” diye sorulur. Herkes kalbine der ama, yalan söyler. Bal gibi de göğsüne ve kalçalarına bakar önce.

Nasıl bir insana asla tahammül edemezsiniz?

Bu da cevabı yalan sorulardan biri. Böyle sorular sahte cevaplar getirir. Herkes yalan söyleyen insana tahammül edemem der ama şu veya bu dozda herkes de yalan söyler.  

Özgürlüğün sınırı sizin için nerede başlayıp bitiyor? Çok spesifik bir örnek verecek olsak, eşcinsel evliliklere nasıl baktığınızı merak ediyorum.   

Eşcinsel evlilikler beni çok ilgilendiren bir konu değil. Ama özgürlük hakkında söylemek istediğim şeyler var. Hayatın içinde öyle uğruna ölünesi sınırsız özgürlükler yoktur. Özgürlüklerin ne kadar serbest bırakılacağı ya da kısıtlanacağı, anlaşmaya bağlı yönetimler vardır. Ama bu anlaşmaya da toplumun bütün kesimleri katılmalıdır. Popülasyon çok etik, estetik, herşeyi çözmüş bir popülasyonsa onları özgür bırakabilirsiniz. Ama değilse özgürlüklerin kısıtlanmasında da yarar vardır.

Son olarak, dost meclislerinize eşlik eden müzikler…  

Klasik Türk müziğini ve Türk halk müziğini çok severim. Bütün bölgeleri de söylerim. Klasik batı müziğini severim ama o konuda bir eğitimim yok. O yüzden klasik batı müziğinde, çok belli şarkılar vardır, ezbere bildiğim, mırıldandığım. Müziğin insan beynine Allah tarafından konmuş bir kabiliyet olduğuna inanıyorum. Hayatın çok güzel bir eşlikçisidir müzik. Müziğiniz bol olsun diye bitirelim madem.



1 yorum:

  1. Metin Akpınar çok sevdiğim bir sanatçı.
    Nefis bir röportaj olmuş. Emeklerinize sağlık .

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...