4 Temmuz 2015 Cumartesi

MATMAZEL NE KADAR GÜZELSİNİZ BENİMLE EVLENİR MİSİNİZ?

ZUHAL TEKKANAT: BİR DE AH!... KEŞKE HİÇ AYRILMASAYDIM...


“Sizinle rakı içmek istiyorum” dedim. Şaşırdı bir an, duraksadı biraz… Sonra o mavi gözlerini çakmak çakmak gözlerime dikti ve “ne zaman?” dedi.  Neden, hangi münasebetle değil, sadece “ne zaman?” Siz ne zaman uygunsanız? dedim. Yeter ki “evet” deyin. “Evimde ağırlamak isterim o zaman seni” dedi. “Önümüzdeki hafta sonu buyur gel.” Gittim. Bir köpeği, üç kedisiyle yaşıyor Zuhal Tekkanat. İki odalı, müze gibi, bütün duvarları Cemal Süreya fotoğrafları ve şiirleriyle dolu bir evde. Hiçbir şeyi atamayan, atmaya kıyamayan bir kadın. Biriktirmiş… Aşkının hatırasını, yazdığı mektupları, eski tarihli gazeteleri, dergileri… Birinin yazdığı bir hayran notunu, oğlu Memo’nun kıyafetlerini, Cemal Süreya’nın kalemini, eve gelen çiçekleri, her şeyi… Koca bir hayat orda öyle somut halde duruyor gözlerinizin önünde. Sadece hatıraları değil, o hatıraların işaretlerini de taşımış boynunda. Hiçbir nesne sadece “nesne” değil.  Kalem sadece kalem değil, Cemal Süreya’nın kalemi. Masa sadece “masa” değil, üzerinde şiirler yazılan, “bak dün okudum, bir sürü yeni gezegen bulunmuş” diye notlar alınan bir masa. Bazı insanlar öyledir hani. Neyin yanında dursa onu yeşertir, can verir. Bir müddet suskunluk oluyor önce aramızda. “Ne düşünüyorsun tam şu an?” diye soruyor bana. Diyorum ki üç gündür elimde “onüç günün mektupları” var. Evirdim okudum, çevirdim okudum… Orda bir yerde Cemal Süreya bir kahvede size mektup yazıyor. Tam o esnada kahvede bir halk türküsü çalıyor. Cemal Süreya satır aralarında size durmadan türkünün şu sözlerini yineliyor, “can alıcı bakışları gözünde gözünde gözünde…” Gözleriniz… diyorum. Gözleriniz… Sağanak bir yağmurun habercisi gibi bulutlar geçiyor gözlerinden Zuhal Tekkanat’ın. Ağlamıyor ama; tutuyor hepsini. Dedim ya, o biriktiren bir kadın! Derken, “altınbaş kadehe yağ gibi doluyor” Ve ben başlıyorum sormaya…

Babanız askerde yazıcıymış. “Annem çok güzel türkü söylerdi” demişsiniz. Okul Kütüphanelerinde hep başkanlık yapmışsınız…Biraz o günlerden bahseder misiniz? Nasıl bir aile, nasıl bir çocukluktu sizinki?

-Babam çok sert otoriter bir babaydı. Annem de tam tersi, yumuşak başlı, sabırlı bir kadındı. İlk çocukları olarak ben dünyaya geldim. Benim arkamdan kız kardeşim ve iki erkek kardeşim daha oldu. İyi bir aile yaşantımız oldu. Ben çocukken babam ikinci kez askere çağrıldı. İhtiyatlık askerliği deniyordu o zaman ona. Altı yaşımda istanbul’a ihtiyatlık askerliği için taşındık. Ben daha çok babamı severdim. Anneme göre daha akıllı, daha derleyici, yöneticiydi. Okuldayken de birinci, ikinci, üçüncü sınıf dahil müsamerelere seçilirdim. Dördüncü, beşinci sınıfta kütüphane kolu başkanlığı yaptım. Ortaokulu Erenköy’de kudum. Elişine çok yatkınlığım vardı ve Fransızcam iyiydi. Liseyi Kadıköy Kız Enstitüsü’nde okudum. O biter bitmez de Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’ne devam ettim.

1938’de doğmuşsunuz. Cumhuriyetin ilk yılları… İlk gençliğiniz nasıl geçti bu günlerle kıyaslayınca? Çünkü hep o dönemlerin daha çağdaş olduğundan bahsedilir. Böyle bir mukayese yapabilir misiniz?

-Hayır değil. Hiç değildi. Çok daha sıkıydı. Ödümüz patlardı bir şey konuşmaya. Ben size söyleyim. İlkokul 5.sınıftayken ben, yönetim değişti. Bir devir bitti başka bir devir başladı. O yaşta bir çocuk siyaset nedir nereden bilir? Demek ki izliyormuşum bir şeyleri… Sokaktan geçiyorlar bir gün. Camı açıp el sallıyorum onlara. “Hoş geldiniz” diyorum, yeni devrime! Tabi bu hemen dikkate alınıyor. Ertesi gün müfettiş geliyor sınıfa. “Dün” diyor,  “bu pencereden kim el salladı?”  Her şeyin daha iyi olması için çok büyük çabalar veriliyordu ama çok sancılı bir süreçti. O çocuk yaşımdan beri güvendiğim bir şeylere sarıldım ve adımlarımı hep onlardan yana attım. Ama kolay olduğunu kimse söyleyemez. O gün de zordu, bugün de zor!

İlk şiirinizi ilkokul 3. sınıfta yazmışsınız…

Doğrudur. Edebiyata hep tutkum vardı. İlkokul ikinci sınıfta başladım hatta. Kar mı yağıyor, onun şiirini yazardım. Sokakta bir köpek mi gördüm, onun acısını yazardım. Ne bileyim, yağmuru yazardım. Ama elişlerine de çok yatkındım. O yüzden olgunlaşmayı düşündüm.

Ve ‘beşik kertmesi’ nedeniyle çok küçük yaşta evlendiriliyorsunuz…

-Maalesef isteğim dışında o şekilde evlendirildim. 18 yaşım dolmamıştı daha. 19’ u bitirirken de kızım dünyaya geldi. Böylece yedi yıllık bir evlilik hayatım sürdü. Kızımın babası askerdi. Ben de artık ev işleri, el işleriyle uğraşırken, o arada bir yandan da günlük tutmaya başladım. Romanımsı bir günlük ama; kitaplaşacak nitelikte koca bir defter yazmıştım. Ne var ki eşim kıskandığı için yırttı onu. Daha ileriki zamanlarda da hayatına başka biri girdi zaten ve ayrılık istedi.

O süreci nasıl atlattınız? Neler hissetmiştiniz?

-Severek evlenmedim ama; tabi ayrılıklar acı veriyor insana. Başta çok üzüldüm. Sonra bir şekilde atlattım o süreci. Babamın yanına taşındım. Kızımla birlikte iki yıl süreyle babamla birlikte yaşadım.

Günlüğünüzü neden yırtmıştı? Yazmanızla ilgili tam olarak duyduğu rahatsızlık neydi? Ve bu o dönem için hevesinizi kırmış mıydı? Yoksa kaleme karşı daha mı çok bilendiniz?

Bunu ona sormak gerekirdi tabi. Onu ben değerlendiremem; ama tahminim o ki asker olduğu ve o tabiatta bir insan olduğu için benim yazmam, edebiyatla ilgilenmem ona bir şekilde ‘fazla’ geliyordu. Gereksiz olduğunu düşünüyordu. Kıskançlık hissetti diye tahmin ediyorum. “Kır dizini otur, evinin kadını ol, çocuğuna bak!” Buydu nihayetinde onun anlayışı. Bu beni yıldırmadı tabi. Yazmama kimse engel olamadı. Bakmayın siz Cemal Süreya döneminde de engellerim çoktu.

Onun yazmanızı çok desteklediği söyleniyor halbuki!

-Şöyle destekledi. Hiçbir zaman görünür şekilde engel olmaya çalışmadı. Ama mesela evliliğimizin ilk yıllarında yazdığım şiirler hep kaybolurdu ortalıktan. Günahını almak istemem tabi ama; onun sırrına hala eremedim. Bulamazdım sonra yazdığım şiirleri. Oğlum mu yırtıp yok ediyordu, Cemal mi bir şekilde saklıyordu hala bilmiyorum. Ama bunların hiç biri uzun vadede beni engelleyemedi. Ben hep bir şeyler üretmeliyim duygusuyla yaşadım. Hala da öyle devam ediyorum. Ya resim çizmeliydim, ya dikiş dikmeliydim, ya şiir yazmalıydım…

Öykü ya da romanla ilişkiniz nasıldı?

Öykü ve romana yokum! Öykü bana hep fazlalık gelmiştir. Roman daha da fazlalık geliyor. Az öz yazayım, öz konuşayım ama iyi şeyler çıksın ortaya isterim. Hep böyle düşündüm, böyle de yürüdüm.

Babanız ve kızınızla yaşadığınız o iki yıl nasıl geçti?

Evde küçük bir Japon teyibim vardı. Ona Orhan Veli’den, Cahit Külebi’den, Muhip Dranas’tan şiirler okurdum. Bir de akvaryumum vardı. Akvaryumdaki o gece lambasının ışığında, balıkların o görüntüsünü izler, şiir okurdum. Oradan kendime bir neşe kaynağı çıkarırdım. Ne diyelim ona? Bir direniş, bir umut…

Derken ilk kitabınız ‘Gibi’ çıkıyor 1965’te…

-Evet, sonrasında da zaten Yelken dergisi için Mübeccel İzmirli’den sonra birileri beni tavsiye etmiş. Oraya başladım. Bir yıl kadar Yelken dergisini yönettim. Sonra Yeni İstanbul gazetesinde bir süre sanat muhabirliği yaptım. Tam o dönemde bir şekilde Yaşar Kemal’le tanıştığım görülmüş ve bu nedenle gazeteden kovuldum. Gittim derginin sahibi Ruknettin (Resuloğlu) beye ‘böyle böyle’ oldu diye durumu anlattım. “Sen üzülme, nerde çalışmak istiyorsun?” dedi. “Cumhuriyet’te” dedim.

Sonra…

“Peki” dedi. “Hadi gidelim!” Kalktık Cumhuriyet’e gittik. Yazı işleri müdürüne çıktık. Sağ olsun kabul etti ve adli muhabirliğe aldı beni. Kadrolaştırmadan ama tabi. Yapamazsan sonra başka şeyler düşünürüz dedi.  İlk duruşmayı izlemem tam bir felaket oldu. Sabahattin Eyüboğlu davası. Demiroğlu da avukat. Ali beyi elleri kelepçeli getirdiler. Onu gördüm, biraz dinledim, dayanamadım gittim kapıda ağlamaya başladım… Sonra gazeteye gittim koşa koşa, yazı işleri müdürüne çıktım. Dedim, ‘efendim ben bu işi yapamayacağım!” Sakinleştirmeye çalıştı beni biraz. Sonra “peki, sen söyle, ne iş yaparsın?’ dedi. ‘Ben eskiden sanat yönetmeniydim’ dedim. ‘Tamam, sizi o bölüme alalım, yürütebilirseniz devam edersiniz orada’ dedi ve ben böylelikle Cumhuriyet’e başladım. Epey bir süre orada devam ettim. Sonra tabi Cemal Süreya ile tanıştım ve hayatım değişti!

Nasıl tanıştınız peki ? İlk gördüğünüz anı çok net hatırlıyor musunuz ? Neler hissetmiştiniz?

Erkek kadın ilişkisi olarak düşünmedim açıkçası. Bir edebiyatçı, kültür insanı olarak düşündüm. Ama entelektüel anlamda çok büyük hayranlığım vardı kendisine. Dediğim gibi  o dönem cumhuriyette çalışıyorum. Doğan Hızlan ve Konur Ertok da bizim düzeltmenlerimizdi. Onlar Cemal’e demişler ki bir gün “ ya bizim oraya yeni bir kız geldi, görsen fıstık mı fıstık!”
“Yapma ya!” demiş o da. Bu arada Ülkü Tamer, Tomris Uyar filan beraber dergi çıkarıyorlar o dönem. Sonra Onat Kutlar’ın Şişli’de yönettiği  ‘Sinema Tek’ vardı. Ben yabancı dil bilmesem de o görüntüler beni çok etkilerdi tabi. İzlemeye çok giderdim. Orada bir gün karşılaştık. Yanımda kim vardı o an hatırlamıyorum.  Ben “Papirüs dergisinde bazı eksiklerim var, onları tamamlamak üzere gelip rahatsız edeceğim sizi bir gün” dedim. O da  “hayhay hanımefendi! bekleriz” dedi. Öyle ayrıldık.

Hepsi bu mu?

Daha sonra bir gün, Beyoğlu’nda Görçek fotoğraf stüdyosu vardı o zamanlar. Orası yerini boşalttı, Edebiyatçılar derneğine verdi. Edebiyatçılar derneği de Haltun Taner sayesinde orada bir açılış yapacak. Ben de de klasik batı müziği plakları vardı. Bana dedi ki “hem gel bana yardım et. hem de plaklarını getir.”  Gittiğim, açılışı yaptık. İşimiz bitmeye yakın Cemal Süreya geldi yanında iki üç kişiyle. Bana doğru yürüdü. Elimi sıktı ve “Matbezel ne kadar güzelsiniz! Benimle evlenir misiniz?” dedi.

Herkesin içinde, küt diye…

Evet aynen böyle oldu. Tabi o an çok şaşırdım ama bir an duraksadıktan sonra, dedim “kusura bakmayın beyefendi, ben öyle bir şey düşünürsem size sormam buna kendim karar veririm.”

“Ben seçilmem seçerim” gibi bir cevap olmuş.

-Evet, buydu tabi söylediğim. Ama o beklemiyordu sanırım öyle bir cevap. O kadar insanın içinde olunca da bu, yüzü düştü ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. O an gitti gitmesine ama hiç vazgeçmedi. Kaçan kovalanır gibi sanırım biraz da. Bilemiyorum… Belki de benim kendimi sürekli çekmem de o dönem için ona cazip gelmiş olabilir. O olsaydı ona sorardınız tabi bunları. Mehmet Şeyda o sıralar kız kardeşimin sevgilisiydi. Sonra evlendiler. O aramıza girip bizi yemekli görüşmelerle yakınlaştırmayı sağladı. İlişkimiz başladıktan altı ay sonra da bana Kapalı Çarşı’da bir yüzük ve bir papuç aldı. “Hadi şimdi eve git, annene bana söyle” dedi. “Ben Cemal Süreya ile evleneceğim” diye. 


Ve evlendiniz…

Evet; ben 28, o 35’ yaşındaydı evlendiğimizde. Aslına bakarsanız normal evlenme yaşı işte ama ikimizin de ikinci evliliğiydi. Tabi o zamana kadar çok ilişkileri olmuştu Cemal’in.  İki yıl sonra da bir çocuğumuz oldu Oyacım. Tıpkı ona benzeyen bir çocuk, onu çok mutlu etti. “Yaşadığım Yıllar’ kitabımda epey yazdım o dönemi. Çok güzel bir yedi yılımız geçti. Unutulmazdı. Çocuğu büyütürken tabi problemler oluyor. Çalışan insanlar arasında olagelir şeylerdi bir çoğu da. Kötü hatıraları unutmaya iyileri aklımda tutmaya çalıştım hep. Hala da onu yapıyorum. Biz iyi bir yedi yıl geçirdik.

Nasıl bir aşktı sizinki? 

-Olağanüstü bir aşktı. Bir kitap önerirdi bana mesela. Ben zaten okumayı çok severdim ama, o önerdiği için o kitabı sabaha kadar okur bitirirdim. Bu aşkımın ona derinliği… Aramız çok iyiydi fakat biz çok kıskanıldık. Eskiler, yeniler hepsinin gözü üzerimizdeydi. Kadınlar ona çok hayrandı, dediklerine göre ben de güzel bir kadınmışım. (Gülüyor…) Eski fotoğraflarıma bakıyorum bazen, fena değilmişim diyorum tabi ben de.

Birlikte en çok nelere güler, nelere öfke duyardınız?

Gündüzleri ayrı geçti geceleri  beraberdik. Akşamlarımız iyi geçerdi. Her akşam bir küçük rakı açılır, şiir ve edebiyat üzerine tartışmalar yapardık. Dilin yanlışları üzerine konuşurduk… Çocuklu bir evlilik olduktan sonra tabi aksamalar başladı. Bir süre sonra da zaten evlilik hayatı Cemal’e demode gelmeye başlamış olacak ki başka heyecanlar aramaya başladı.
Ne var ki “biz hiç ayrılmadık, yazılmadı adlarımız mezar taşlarına” Cemal’in kendi dizeleridir. Ayrılığı hukuka bağlamak gerek, gönüllere değil! Hukuka bağlandı mı bitiyor zaten. Hukukun dışında ölene kadar yanındayım. Resmi olarak ayrı olduğumuz halde gitmiş Kadıköy Caferağa muhtarlığına ‘oğlum ve eşimle yaşayacağım’ diye bildirmiş filan. Duygusaldı Cemal çok. Gönül bağımız ölene kadar kopmadı.

Bazen birine kızma nedenlerimiz onu çok sevme nedenlerimizdir ya aynı zamanda. Sizin duygularınız nasıldı bu anlamda?

-Küsmeleri çabuk oluyordu, barışmaları da. Her şeye çabuk küsmesinden çok rahatsız oluyordum ama çabuk barışması da mutlu ederdi. Bir de konuşmasam da ne düşündüğümü suratımdan anlardı. O yanını çok severdim. Ben bir şeylere öfkelenince de “kıymetimi bilmiyorsun benim” diye söylenirdi. “Hanıııım hanım! Sen Cemal Süreya Üniversitesi’ni bitirdin’ der gülerdi sonra…

Elif Sorgun adını da birlikte bulmuşsunuz. Şiirlerinizi başka bir isimle yazma ihtiyacını neden hissettiniz? Tek neden o dönem memur olmanız mıydı? Yoksa bir kadın olarak tam anlamıyla istediğiniz gibi yazamayacağınızı düşünmüş olabilir misiniz bilinçaltında bile olsa?

-Güzel bir soru. Aslında ilk buluş hikayemiz tamamen memur olmama bağlıydı. İki ayrı dergide yazıyordum o zaman. Cemal de Papirüs dergisini çıkarıyor o zaman. O da beğendiği şiirlerimi basıyor orada. Memur olunca bu bir şikayet konusu, suç unsuruydu. Oralardan da telif alıyordum çünkü. Bir gün evde oturuyoruz. Duvarda kocaman asılı bir haritamız vardı. Çok severdik ona bakıp gitmek istediğimiz yerlerin hayalini kurmayı. İşaretler koyardık oralara. Bir gün gene oturduk bakıyoruz haritaya öyle. Cemal’in aklına geldi ilk. Tabi o deneyimli olduğu için benden daha iyi biliyordu o konuları. ‘Bak” dedi öyle birden durup dururken. Adına Karacaoğlan’nın dizeleri var hani. “İncecikten bir kar yağar tozar Elif Elif deyi” adını Elif koyalım, bak orada da Yozgat’ın Sorgun içesi var. Soyadını da Sorgun diyelim. Beğendin mi? dedi. “Beğendim” dedim. Bir iki telafuz ettik. Hoşuma da gitti. Başka bir isimle yazmak bana senin söylediğin anlamda bir özgürlük getirmiş midir? Onu çok net değerlendiremiyorum açıkçası.

“Yazarken Cemal’in uslübundan hiç etkilenmedim” demişsiniz. Hatta çoğunlukla aşk üzerine şiirler yazmasını eleştiriyormuşsunuz. Ve aslında hep Edip Cansever’in şiirlerini benimsediğinizi söylemişsiniz. Kendisine de söylüyor muydunuz bunları? Ya da o sizden etkilenir miydi bu anlamda?

-Uslübundan etkilenmedim cümlesi yanlış. Ben ondan etkilenmiş olabilirim tabi. Böyle kesin bir yargı bana ait değil. Belki söylediğim bir cümle yanlış ya da eksik değerlendirilerek yazılmış olabilir. Ha ama Cemal Süreya benden etkilenmezdi. Açık konuşmak gerek. Onun kendine özgü bir uslübu vardı ve eleştirilse de o bundan asla ödün vermezdi. Ben eleştirirdim onu evet; ama uslübunu değil ağırlıklı olarak aşk üzerine yazmasını eleştirdim hep. Yoksa ben kendisinden mutlaka etkilenmiş olmalıyım. Daha doğrusu sadece ondan değil, aslında 2. Yeni’den etkilendiğimi söylemeliyim. Benim şiir tarihim, yaşımı da düşünürsek, Tanzimatlar filan değil 2. Yeni’den başlar. Tabi oradaki şairlerin benim yazış tarzıma uygun olanı Edip Cansever’di daha çok. Onu çok beğenirdim. Cemalse aşk ve ironi ile karışık  kendine özgü bir çalışma içindeydi. Dedim ki ona bir gün “artık üvercinka bitti, göçebe bitti, artık bundan sonra daha toplusal şeyler yaz Cemal.”


Gençler de bir o kadar bayılıyor o şiirlere...

-Elbette. Bütün gençler Üvercinka diyor, Göçöbe diyor, başka bir şey demiyor. Ama toplumsal konularda yazılan şiirleri, Uçurumda açan çiçek,  Kan var bütün kelimelerin altında, Ortadoğu, Beni öp sonra doğur beni’yi düşünün bir de.Yani diyeceğim, çok konuştuk, çok tartıştık bunları Cemal’le. Bir süre sonra da uslübumdan değil ama bu fikirlerimden etkilendi tabi Cemal. Etkilenmek de demeyelim ona da, ikna oldu belki benim vurgulamak istediğim şeylere.  Aklına yatmış olacak ki, bir süre sonra daha toplumsal konularda yazmaya başladı ve ondan sonra da hep öyle devam etti zaten. Sevda sözleri kitabında da, yapılan araştırmalara göre en çok yer alan şiirler, benim o fikirlerimden esinlenerek yazdığı şiirlerdir.

Aşk bu kadar tutkuluyken, sosyal ve entelektüel paylaşımlarınız bu kadar derinken ne oldu da  “onüç günün mektupları”nı doğuran trene bindirdi sizi hayat? Ne zaman nasıl kopmaya başladınız?

-Ben SSK’da çalışırken Şişli Ot Meydanı Hasteni’nde büyük bir ameliyat geçirecektim. Boynumdan,ama yüzde bir yaşama ihtimalim yüzde doksan dokuz sakat kalma ihtimalim vardı. Ben kabul ettim ve yattım hastaneye. Öyle olunca da Cemal’e şunu söyledim. “Sağlıklıyken sevdik, sevildik tamam; ama bundan sonra iki büklüm olacağım. Bunu kabul etmek benim için zor. İki büklüm acınan bir sevgili olmaktansa, özlenen eski bir dost olarak kalmayı yeğlerim.” Nedenini tam açıklayamıyorum ama reddettim bunu. Tıpkı bugün senin karşına bastonla çıkmayı reddettiğim gibi. Bacaklarım çok ağrıyor. Bastonla rahat ediyorum ama güçsüz görünmek…bilemiyorum ki! Netice olarak Cemal bu söylediklerimden çok alınmış ve üzülmüş. Ben hastanede olduğum süre boyunca her gün bir mektup yazıp getirip çekmeceme koyuyordu. Tabi benim onları o zaman ne okuyacak ne değerlendirecek halim var. Yazdığı mektupların içeriği de bir şekilde benim bulunduğum o durumun onda yarattığı korku ve bana duyduğu hayranlığın ifadeleri. Hala bugün okuyan herkes “sizin yerinizde olmayı ne çok isterdim” diyor bana.

Kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz?

-Cemal’in arzusuydu o da. Bir gün istedi benden o mektupları. “Ben ölürsem sen, sen ölürsen ben mutlaka kitaplaştıracağız bunları” dedi. Tabi o dönem ben hastaneden çıktım. Çok şükür ki sakat kalmadım. Cemal gitti tabi bastıramadan. Ben oğlumuz Memo’yla yaşamaya başladım. Can yayınlarından Erdal Öz’le görüştüm bir gün. Mektupları gösterdim. Baktı, okudu ve “hemen basıyoruz” dedi. Cemal bir ay sonra vefat etti, kitabı da göremedi. Şimdi  Turgut Çeviker tarafından da 14 mektup bulundu. O da birleştirildi birleşik olarak o da basıldı.

“Zuhal’im! Hayat…Hayatımsın! Sana hiç hayınlık etmedim” diye başlıyor o mektuplar. Bugünki aklınız ve duygunuzla buna tüm kalbinizle inanıyor musunuz peki?

-Evet! bu sözler çok doğrudur. Aradan yıllar geçti. Düşünün ki Onüç günün mektupları hala ha bire baskı yapıyor. Niye? Okuyucuya da geçiyor o duygunun gerçekliği… Ben bunu buna bağlıyorum.  Hem mutluyum hem mutsuzum… şimdi yok! E araya ayrılıklar da girmiş. Oğlum 21 yaşında gitti, Cemal 59 yaşında. Ben 76 yaşındayım ve hala yaşıyorum. Allahın gücüne gitmesin tabi ama; buna içerliyorum bazen. Sonra diyorum demek ki bunda bir şey var. Benim yapmam gereken şeyler var. Onları yaşatmalıyım. Memo’nun kitabını yazacağım daha. Bir de Cemal Süreya’nın adına bir yer edinebilirsem… derneğin kirasını ben şimdi emekli maaşımla ödüyorum ama; benden sonra ne olacak? Orası gerçek bir kültür merkezine dönüşsün, şiir atölyeleri, yazarlık atölyeleri kurulsun, Cemal Süreya adı orda hep yaşasın… en büyük arzum! Bir de “Ah!.. Keşke hiç ayrılmasaydım” diyorum.


Pişman mısınız?

-Pişmanım. O da çok pişmanlık duydu sonra. Ama arada yaşananlar… çok üzücü şeyler yaşadık tabi. Ölümünden birkaç ay önce bana sordu. “Soyadını değiştirdin mi?” diye. “Değiştirdim” dedim. “İyi halt etmişsin” dedi. Kızdı bana. Üzüldü… Gençlik… çok gurur yaptım tabi o zaman için bazı şeyleri. Bir gün  Enver Ercan Cemal’e soruyor. Diyor ki
“ Üstat! Pek çok kadınla konuştun, görüştün, yaşantın oldu. Hiç unutmadığın bir ad var mı aklında?” Cemal’in cevabı şu oluyor. “Evet! Oğlumun anası.” Bu da yeter bana!

Ona ithaf ettiğiniz bir şiir var mı peki? İki satır da olsa son olarak o dizelerle seslensek…


Cemal Süreya’nın “dört mevsim” şiiri meşhurdur. Ben de ona “beşinci mevsim” ile karşılık verdim. “Yeni yıl kartların, üç aydır uğramadığın posta kutusundan taşıyor… yedi kırlangıçtan birinin sana nasıl hayınlık yaptığını anlatacağım. 13 aralık 9 ocak arasında birleştirdiğin serüveni ve minik kuşun sana nasıl benzediğini anlatacağım.”

2 yorum:

  1. Sanki Cemal Süreyya ile hep kopuk yaşamışlar!
    Ne kaybolan şiirlerini sormuş ona, ne de evlenme teklifinden sonra dönüp gitmesine rağmen hiç vazgeçmeme sebebini. Sadece varsayımları var. Nasıl bir aşkmış ki bu!
    Aslında nasıl bir aşk olduğuna dair izler var Tekkanat’ın sözlerinde. “Olağanüstü bir aşktı. Bir kitap önerirdi bana mesela. Ben zaten okumayı çok severdim ama, o önerdiği için o kitabı sabaha kadar okur bitirirdim. Bu aşkımın ona derinliği…”
    Benim, anlam veremediğim bir aşk oldu doğrusu. Bu muydu aşkın derinliği, olağanüstülüğü! Sanki epeyce resmi yaşanmış bir aşk gibi yansıyor satırlardan bana. Sanki Şairin; “Biliyorum sana giden yollar kapalı...” mısraları tecelli etmiş bu tuhaf aşkta.
    Bunlar bir yana da, yaşamak bazen gerçekten ceza gibi insana. “Oğlum 21 yaşında gitti, Cemal 59 yaşında. Ben 76 yaşındayım ve hala yaşıyorum.” cümlesi de bunun iç burkan, sözcüklerden tarifsiz bir hüzün taşan yansıması.

    YanıtlaSil
  2. Bu arada, bugün de bir bölen çıkması endişesi ile, yazının dün okuduğum giriş kısmı ne kadar muhteşem olduğunu belirtmeyi unuttum maalesef. Kesinlikle, tüm yazılarınız içindeki en güzel bölümlerden birisi olmuş. Dimağda tat bırakan türden.

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...