28 Ekim 2014 Salı

Hakan Bilginer ile Zaytung ve daha fazlası...

Hayat bazen balon şişirmek gibi geliyor bana. Kafamızda bir "şey" kuruyor ve tüm gücümüzle nefesimizi içine boşaltıyoruz. Şişir babam şişir. Nereye kadar? E bir yerde patlıyor. Her balonun kaldırabileceği bir hava kütlesi var zira. Çok da zorlamamak lazım bağzı şeyleri. Değil mi!?Ya da bağzı dağlar fare doğurabiliyor mesela; bağzı balonların çabuk patladığı gibi... Nasıl ki bağzı gemiler çabuk su alır, öyle yelkenler fora diyip gidemez çok ileri...

Zaytung zaytung olmadan önce neredeyse bir hayal bile değil(miş)! "Öyle canım sıkılıyordu, uğraşacak bir şeyler aradım kendime" diyor kurucusu Hakan Bilginer. Ve beş yıldır hayatımızda Zaytung. 
Balon değil(miş); zira patlamadı. 
Görünmeyen kanatları olacak ki, kendi kendine uçuyor hala...
Halatları sağlam(mış)...rüzgarı almış arkasına, gidiyor öyle... tam beş yıldır suyun üstünde! Diğer üyeleriyle tanışma şerefine erişmesem de; bu dağın arkasında baya bildiğiniz "aslan parçaları" var! :)
Ben size diyim! Diyeceğim  şu ki, bir şekilde bu olağanüstü güzel oluşumun arkasındaki adamın peşine düştüm. Dedim ki "bana röportaj verir misiniz?" Dedi ki "ne demek! zevkle..." İstanbul çok sıcaktı, ben çok yol yürümüştüm...Badi badi indim merdivenlerden aşağı. Evet gördüm; sağda. Çalışıyor....ama; aman Allahım! o nasıl bir surat!? Bildiğiniz kapı-duvar! Yiyorsa gir hadi içeri. Size yemin ederim bi an için; YEMEYECEKTİ! :) O sayılı saniyeler içinde arkamı dönüp kaçmak istedim; ya da ne bileyim, en kötü ihtimalle o masanın altına falan gireyim. Kimse görmesin beni! :) Yorgunu yokuşa sürmek değilse ne bu şimdi!?? Aklıma Yılmaz Erdoğan'la tanışma anım geldi. Ben karşımda Deli Emin'i bekliyordum tabi; ama o o değildi!! İşte biraz bunun gibi...Acayip cool. İnsanı ezecek kadar cool bir adam Hakan Bilginer. Kendisine söylediğim için gönül rahatlığıyla size de ispiyonluyorum. Sonrasında o anı "bezginlik" diye açıkladı bana. Ne dersiniz? Yemiş numarası yapayım mı? :) diyip; gevezeliği bırakıyorum. Son dip not olarak da diyorum ki; Zaytung karton değil. Hakan Bilginer hiç değil. Sizi çok gerçek bir adamla ve onun bir o kadar sahicisi hikayesiyle baş başa bırakıyorum...Yanına keyif katınız... ;) 

Defalarca cevaplamışsınız ama ilk sorunun günahı olmaz diyerek ben de sormak  istiyorum. Zaytung’un doğum hikayesinden bahseder misiniz biraz…

-Oyyy!

Kahkahalar…

Ciddiyet lütfen!

-Peki derhal. Beş yıl önce aşağı yukarı bu zamanlarda başladım ben Zaytung’u yapmaya. O zaman adı bile yoktu daha. Bir şirkette sistem mühendisi olarak çalışıyordum. Yazdı. Çok da boş vaktim oluyordu açıkçası. Sıkıntıdan oyalanacak bir şeyler arıyordum kendime.  Önce kodlarını yazmaya başladım yavaş yavaş,  Ip adresini çalıştığım şirketten host edebiliyodum. Hiç bir iddiası olmaksızın öyle zaman geçirmek için yazmaya başladığım bir şeydi.  Sonra bir kaç arkadaşa gösterdim. Onların da baya hoşuna gitti. Biz öyle  kendi aramızda üç beş kişi,  sırf kendimizi eğlendirmek için  yazıp eğleniyorduk  bir şekilde.  Zaytung adını da yaklaşık iki ay sonra falan koyduk hatta. Ortalama beş ay filan sanırım, bu böyle devam etti. Sonra bir şekilde birisi bunu fark edip ekşi sözlüğe yazdı. Normalda her gün beş on kişi girerken,  o gün siteye on bin kişi girdi. Asıl doğuşu o ana denk gelir aslında.  Bir buçuk yıl kadar ben gene aynı işime devam ettim. Sonra birkaç reklam anlaşması yaptıktan sonra işten istifa ettim ve sadece bununla uğraşmaya başladım.

Tek işiniz mi?

-Şu an evet;  beş kişilik bir  editör kadromuz var ve tek işimiz bu.

Kendim beceremediğim için belki de- gerçekte var olmayan bi hikaye yaratabilen herkesin beyninde hafif şizofrenik bi durum olduğunu düşünüyorum. Direk b.k atarak başlamış gibi oldum ama; İnsan bu kadar olmadık şeyi neresinden nasıl uydurabilir ? Ve gerçekten kendinizi ne kadar sağlıklı buluyorsunuz? J 

-Çok da sağlıklı değil belki ama;  aşağı yukarı herkesin yaptığı bir şey bu aslında. Kişisel öyküler de var,  siyasi haberler olduğu kadar. Bizim yazdığımız şeyler hemen hemen her gün,  herkesin yaşadığı şeyler. Kimseden farklı bir hayat yaşamıyoruz ki bakarsan. Biz bunları ordan çekip yazıya aktarıyoruz sadece ve bunu yaparken de gerçeği biraz yamultuyoruz evet. Sen de yazdığın her şeyi olduğu haliyle mi yazıyorsun? Hayır. Romanda da bu böyledir, hikaye yazarken de böyledir. Mizah da bunun artık tırnak içinde iyice “coşmuş” hali oluyor tabi. 

O zaman herkes kadar sağlıklıyım diyorsunuz…

-Yani…ya da herkes kadar sağlıksızım diyebiliriz...

Zaman zaman paylaştığınız içerik kadar altına yapılan yorumları okurken de çok eğleniyorum ben. “Sizin  mizah anlayışınızı zikeyim gibi küfürlerden tutun da,  bu kez çok ileri gittin Zaytung!"  gibi,  neredeyse tehdit vari bir yığın saçma/komik şey.   “Ulen en basitinden ortalama zeka düzeyini yakalayalım diye yola çıktık,  şu ulaştığımız kitleye bak!” dediğiniz oluyor mu hiç? Yoksa işin o tarafı hiç ilgilenmediğiniz bir durum mu?

-Biz sadece kendimiz eğlenelim diye ortaya çıktık. Hala da onu yapmaya çalışıyoruz. Tırnak içinde “popüler” olmayı biz istemedik.  Ha bundan da şikayetçi değiliz, bu çok güzel bir şey ama;  hiçbir zaman onun kuyruğuna da takılmadık. Öyle söyleyim.  Okurun beklentilerini göz önüne alarak içerik üretmek bir tuzaktır! Aynı zamanda okuyucunun karşısında bizim değerimizi de düşürecek bir şey olduğunu düşünüyorum. O biraz da kadın erkek ilişkisi gibidir aslında. Nasıl ki bire bir diyalogda karşınızdaki insan bunun hemen farkına varıyorsa, sırf karşı tarafın beklentileri üzerinden, onun dümen suyuna gitmeye çalıştığınızda diğer tarafın ilgisi saygısı bir anda azalıyorsa, okur da bunun farkına çok çabuk varıyor. Bu anlamda bizim de okurla aramızda bir çeşit aşk-nefret ilişkisi var. Aslında sağlıklı olan da budur zaten.


Bana en tuhaf gelen yanı şu aslında. Değerli bulmadığın, üstüne üstlük bir de sinirlerini bu kadar bozan bir yerde ne işin var hakikaten? Onu da geçtim bazen haberlerin altında haberden uzun yorumlar görüyorum. Niye bu kadar mesai harcıyorsun ki buna o  zaman diye düşünüyor insan.

Gülüyor…
Aynen işte bu yani dediğim. İdealist bir şey  belki bu ama;  ben normalde siteyi okuyan insanlar da bizim gibi insanlar olsun isterim. Bir mekan açmışsınız da oraya da sevdiğiniz insanlar gelsin istersiniz ya onun gibi bir kafa yani. Bu bahsettiğiniz  durumu da biz çoğu zaman bir fırsat olarak görüyoruz. Bir çeşit temizlik oluyor bizim için resmen. “Bu haber sayesinde de şu üç yüz kişiden kurtulduk, senin zaten ne işin vardı ki burada “ gibi.
  
Bulunduğunuz yeri korumak, oraya gelmekten daha zordur ya hep.  Mesela şimdi şurda birden bağırsak  herkes bize bakar. Ama o noktadan sonra bakmaya devam etmelerini sağlamak için daha fazlasını yapmamız lazım!  Şu ana kadar Zaytung bunu nasıl sağladı ve daha çok uzun yıllar varlığını korusun istediğinizi tahmin ederek, bundan sonrası için bunu nasıl korumayı düşünüyorsunuz?   

-İyi içerik! Evet dediğiniz şey çok doğru; bir şekilde popüler olmak kolay ama devamlılık sağlamak oldukça meşakkatli ve aslında işin asıl maharet  gerektiren kısmı. Bunun da tek bi doğru yolu var;  yaptığınız işi doğru düzgün yapmak. Çalışmaya devam etmek. Biz o konuda çok ciddi bir  efor sergiliyoruz. Kendimizi tekrar etmemek adına.

Okurlar da yazıyor galiba di mi?

Evet;  yüz binin üzerinde kayıtlı okurumuz var. Devamlı yazan iyi içerik gönderen yazarlarımız var. Onların içinden de seçilenler yayınlanıyor. Hem biz kendi içeriğimizi yaratırken,  hem de kullanıcılardan gelenleri seçerken çok seçici ve özenli davranıyoruz.

Buna  o beş kişi mi karar veriyor?

Evet; uzun haberleri biz çıkarıyoruz. Zaytung son dakika haberleri genelde okuyuculardan geliyor. Bazen başlık çıkıyor ordan devam ediyoruz… Günde ortalama yedi sekiz saat çalışıyoruz.  

Çok ciddi bir zaman. Normal mesai gibi.

Aynen; hiçbir farkı yok. Sadece ofislere tıkılı çalışmıyoruz. Hani güzelliğinden bahsedeceksek budur. Bazen saatlerce uğraşıp yeterince iyi bir şey bulamadığımız da oluyor. Öyle zamanlarda yayına hiçbir şey almıyoruz mesela.  

Tam da bunu soracaktım. Bir de işin o tarafı var tabi; olmayınca olmaz çünkü.

Kesinlikle öyle! Beş kişi değil beş yüz kişi de olsak bazen çıkmayınca çıkmaz. Bizim için aslında en zor ve en temel mesele her zaman başlığı bulmaktır. Başlığı bulmuşsak gerisi her zaman daha kolay geliyor...

Kuruluş aşaması dahil, her şeyiyle çok spontane duruyor Zaytung. Belki bu sadece dağın görünen yüzü bize  ama; hani insanları işe alırken sorulan saçma sapan sorular vardır ya! Tam da o sorulardan birini sormak istiyorum şu an. Sizce Zaytung, on yıl sonra nerde ve ne yapıyor olacak?  Var mı bir fikriniz?

-Bir fikrim değil de ne diyelim ona; hayalim belki…Daha  büyük bir kadroyla, çok  daha profesyonel işler yapan,  daha büyük bir “ şey”  olsun istiyorum. Part -tıme çalışanları da katarsak  toplamda yedi sekiz kişinin değil de, belki iki yüz üç yüz kişinin çalıştığı, daha büyük daha güçlü bir şey olsun isterim.  

Ben niyeyse sıkılırım gibi bir şey duymayı bekliyordum açıkçası.

-Ben sıkılabilirim; belki başında olmam ama;  Zaytung hep olsun isterim yani!

Hırslı bir insan mısınız?

Değilim aslında. Ama artık büyük bir şeyler yapmak arzum var açıkçası. Evet yaa! Büyük bir şeyler yapalım.  O kafaya geçtim resmen.  On sene sonra da,  yüz sene sonra da insanlar böyle bir şeyin varlığını hatırlasın isterim. Niye olmasın!?

Benim sizi ilk keşfetmem o meşhur Yozgat haberlerinizden biriyle olmuştu.Gülmekten yıkılmıştım resmen. Sonra çok aradım onu bulamadım; baya zaman geçti tabi üstünden.  

Hangisi acaba bir sürü Yozgat haberimiz var. Yozgat bizim sevdiğimiz konulardan biri de…

Tam da onu soracağım şimdi zaten. Ne alıp veremediğiniz var Anadolu’muzun o güzelim insanlarıyla? J  Düşün yakamızdan artık demiyorlar mı hiç?

-Ya işin aslı bizde hiç bir şey planlı programlı gelişmiyor. Yozgat konusu  da öyle. Tamamen kendiliğinden o an çıkmış, sonra da öyle devam etmiş bir şey.  Ha ama müthiş reaksyon alan bir konu gerçekten. Mevzu kendini alıp yürüdü yani. Öyle olduğu zaman da  o yazarken bizi de çok motive ediyor tabi.  

Sloganınız da çok tartışıldı mesela. Tarafsız ahlaksız ve dürüst. Niye böyle sorusu değil de; bu tanımlamaları paydalara bölmenizi istesem…

-Yüzde elli dürüst,  yüzde otuz tarafsız,  yüzde yirmi ahlaksız. Bu da aslında  üstüne öyle aman aman düşünülmüş bir şey değil. ZAytungla ilgili hemen hemen her şey gibi, o an  öyle gelmiş bir şey.

Ve gene kişisel olarak beni çok enterese eden bir şeyi sormak istiyorum. İlk gördüğümde ona da bayılmıştım. Haberlerinizin altında yer alan “facebook’ta ve  twetter’da paylaş  butonlarının yanında yer alan “Allaha havale et!” -mek ekipte  kimin fikriydi? Bir de üstüne tıklayınca diyanete bağlıyor bizi :) 

-Benim fikrimdi.

Neden şaşırmadım acaba! J Peki biraz  da Zaytung Almanak’tan bahsetsek…o fikir nasıl gelişti?

 Normal haber sitelerinin değil de, TV kanalarının NTV’nin filan almanakları yardır ya hani. Bir çeşit öyle bir şey bu da aslında. Bütün bir yıl boyunca yaptığımız içerikleri yazılı olarak toplama arzusu sadece. Bu üçüncüsüydü. Şu bir gerçek ki, ne kadar artık her şeyi internet üzerinden yapıyor olursak olalım; yazılı metin çok değerli bir şey hala. Böyle bakınca internet suya yazılan mektup gibi gerçekten. Öbür türlü olunca ortaya bir ürün çıkıyor. Elinizde yazılı bir kaynağın olması çok farklı bir durum ve dediğim gibi bunu çok değerli buluyorum.   
 Tedxreset İstanbul için yaptığınız konuşmayı dinledim. Orda çok durup düşündüğüm bi şey söylemişsiniz. Diyorsunuz ki "hayatta kaçış alanınız olan hobi vs gibi bi şey varsa,  onu iş haline getirmeyin. İş haline gelen hiçbir şey bi daha aynı tadı vermez insana!"  Bu anlamda zaytungla ilişkinizi  heyecanı bitmiş zorunluluk ya da alışkanlıktan devam eden bi gönül ilişkisine benzetmek çok sığ bir bakış mı olur? Değilse bu söylediğinizden  tam olarak neyi anlamalıyız?

Bir yönüyle artık evet doğru bir benzetme. Ama içinde  olmaktan da hoşnut olduğunuz, geleceğe dair sizi heyecanlandıran hayaller ortaya koyan bi evlilik gibi düşünün. Zaman zaman sıkılır ve bunalırsınız ama;  devam edersiniz. Hayatınızı artık bunun üzerine kurmuşsunuz, e en basitinden artık hayatınızı bununla kazanıyorsunuz.  Öyle bi durum var ortada. Sıkılabilir bunalabilirsiniz ama;  zaten bunun için genişçe bi ekip var arkada.  Birileri sıkıldığında diğerleri götürebilsin diye. Devamlılık için de bu gerekiyor. Evlilik de böyledir zaten düşünürsen. O heyecan birkaç ay,  belki bir yıldır. Sonrasında tamamen  “bu benim hayatıma ne katıyor,  ne aldık ne verdik?”  hesabına döner olay.

Bir saatten sonra verilen emeğe kıyamamak gibi bir durum mu biraz da?

-Yok hiç değil. Emek konusuna hiç öyle bakmam ben. Eee! Ona vermesen başka bir şeye emek verecektin. Yaşadığımız sürece hepimiz bir şeylere bir şekilde emek veriyoruz zaten. Bu biraz matematik hesabı gibi de aslında. Artıları eksileri koyarsın, artılar çoksa devam edersin. Hayatta her konuda bu böyle değil midir!? 

Bir de o konuşmanın başlığına çok hasta oldum ben aslında. “Göz ucuyla bakılması gereken bir şey olarak hayat!” demişsiniz. Yalnız bunu da ayıla bayıla bi arkadaşıma anlattığımda şöyle bir cevap verdi. “Resmen tatava yapma vur-kaç diyor yani,  valla şahaneymiş!” J)

-Çünkü orda temel olarak anlatmak istediğim şey şu aslında. Hayatta  önem verdiğiniz her şey direk onlara baktığınızda değil de;   gözünüzün kenarında,  bir ucunda durduğunda onları doğru yerden yakalayabileceğiniz şeylerdir. Onu merkeze koymadan,  kaybetme korkusunu da çok hissettirmeden;  gözünüzü ondan çok kaçırmadan ama;  çok da odaklanmadan doğru mesafeye koyduğunuzda her şeyi daha net görebileceğimizi düşünüyorum ben. Bir şeyi kaybetme korkusu çoğunlukla onu kaybetmekle sonuçlanır!! Çünkü özünde hiç bir şey de o kadar önemli değildir ya aslında. Bir iş bir iştir, bir kadın bir kadındır, bir adam bir adamdır en nihayetinde.  O önemi biz atfederiz ona ve bu çoğu zaman bir ilizyondan ibarettir. Bu yüzden doğru olan göz ucuna koymaktır. Olduğundan daha büyük önem atfetmek çoğunlukla hata yapmaya götürür insanı.  

Bazı şeyler de abartmadan  yaşanır mı ya?

Yaşarsın ama o kısa bi dönemdir. Biz eğer  süreklilikten bahsediyorsak…

İlla göz ucuyla bakın diyorsunuz. E o zaman tam da vur kaç gibi işte bir nevi.

-Çok da vur kaç gibi değil ya;  kaçma! Elini tamamen çekme ama;  iki elinle birden de sarılma.

Etrafında dolan…gibi?

-Gibi…

Ya da aslında kuş tutar gibi, bu daha güzel bir benzetme oldu sanki. Çok sıkarsan boğulur, çok gevşek bırakırsan da uçup gider…bu kez doğru anlayabildim mi? :) 

-Kesinlikle öyle! Ya da çok sıkarsan bir süre sonra sen kendin bile  sıkmaktan sıkılabilirsin aslında! Yani o konuşmada da anlattığım bir şey vardı. Ben ne zaman bir şeyi hayatımın merkezine koymadım;  o zaman orda başarılı oldum. Okuldayken başka bir işte çalışıyordum, okul benim önceliğim değildi; ama okulda çok başarılıydım.  Sonra bir işe girdim,  okul bitti. İşteyken de uğraştığım başka şeylerde daha başarılı oldum;  çünkü onlardan sıkılmadım. Hayatta kurduğunuz her ilişkide bu böyle. Bir işte çalışıyorsunuz diyelim; eğer karşı taraf sizin o işi kaybetmekten korktuğunuzu hissederse…

Tepenize çıkar.

Tepenize çıkarlar!! Korku akıl katilidir derler ya…Dune diye bi bilim kurgu serisi var. Frenk Harbert yazarı. Yanlış  hatırlamıyorsam yirmilerde otuzlarda yazılmış bir seri. Çok efsane bir seridir o. Altı kitap halinde. Benim çok hayranlıkla okuduğum bir diziydi. Orda çok belirgin bir öğedir bu mesela.  

Gene daha önce verdiğiniz  röportajların bir çoğunda “yaptığımız yeni bi şey değil, örnekleri aslında bin yıldır var vs” gibi cümleler kurmuşsunuz hep. Şunu sormak istiyorum. Twitterda üç bin takipçisi olan herkesin yeri göğü ben yarattım edasıyla ortalıkta dolaştığı bir zamanda bu egoyu nerde nasıl bu kadar terbiye ettiniz? Zira adınızı google yazdığımda önüme çıkan ilk şeylerden biri  de,  Milliyet gazetesinin en yaratıcı 50 Türk listesi mesela;  bunlar insanın poposunu hiç mi kaldırmaz?

Ya değil aslında.  Şöyle bir farkındalık durumu var artık.  Belki üniversitede olduğum dönemde  filan yapsam olurdu bu söylediğiniz. Bizde  biraz Abdurrahman Çelebi durumu var maalesef. Türkiye’de orjinal,  iyi içerik üretimi zaten çok az. Siz bunu belirli bir standartın üzerinde ve belirli bir süreklilik içinde yapıyorsanız  otomatikman iyi kabul ediliyorsunuz. İşin gerçeği de bu. Çok da göt kalkacak bir durum yok sizin anlayacağınız.  

Niye öyle söylüyorsunuz ya!  O kadar da yabana atılacak bi durum değil yani.

-Hayır yabana atmıyorum. Biz yaklaşık dört buçuk yıldır Zaytung’u yapıyoruz ve bunun için işin açığı hayvan gibi bir çaba sarfediyoruz.  O çabayı sarfeden ekip içinde olduğunuzda onu çok da fark etmeyebiliyosunuz. Çünkü onu yaparken yanlış ya da eksik yaptığınız bir sürü şeyi de görüyorsunuz. Kendi eksiklerinizle yüzleşiyorsunuz. O da zaten o egoyu törpülüyor. Bir de o dediğiniz şey aynı zamanda o başarının ne kadar hak edildiğiyle de ilgili bir durum. Hak edilmeden gelen bir başarı insanın poposunu kaldırabilir. Ama o kadar çabanın üzerine bu gelince o zaman “e ne olacaktı ki başka “ kafasıyla bekliyorsunuz bunu. O zaman da o var olan durumun doğal bir parçası haline geliyor.

Normalde peki,  egonuzla aranız nasıldır?

Çok da egosu şişkin bir adam değilim ya! Suratsız görünüyorum o doğru da,  aslında o  çoğunlukla bezginlikle ilgili.

Yapmayın Allah aşkına ya! Yani ben şu kapıdan girip size ilk merhaba dediğimde korkup hiçbir şey demeden arkamı dönüp gitmeyi düşündüm bir an neredeyse.  
                   
Ama işte bak tam da söylediğim o durum bu. Geldiğinde kafam çok doluydu.  

Herkese bir şekilde bir yerde denk gelmiş ama. 

Çünkü genellikle öyleyim işte.

Ayşe Arman yazmıştı sizin için çok cool diye. Kendi kendime demiştim zaten “Vaay Ayşe’nin karşısında bile  cool olan, benim karşımda nasıl olacak Allah bilir!” diye.  J   

Kahkahalar….

Bu soruya da gene  güleceğinizi tahmin ediyorum ama;  hiç öyle "oyyyy!" çekmeden büyük bir ciddiyetle cevap vermenizi bekliyorum! Tüm zamanınızı  alan, kafanızı bu kadar meşgul eden bir  iş olduğunu düşünürsek;  fantezi bu ya diyorum ve sevgiliniz Zaytung yüzünden kıskançlık krizine girmiş mesela;

a)      Onun için en yakın psikoloğun adresine bakarım.
b)     Kendi ruh salığımdan işkillenebilirim…
c)     Güler geçerim…
d)     Kaçınılmaz olduğunu söyler ve “sen de zevk almaya bak bebeğim” derim.   
e?

-Kesinlikle kaçınılmaz olduğunu söylerim. Evet hayatımın merkezinde bu var ve en azından şu an için bunu çok seviyorum. Hayatının merkezine bir insanı almaktansa,  yaptığın işi almayı da daha doğru buluyorum. Esas olarak bıraktığımız iz yaptığımız işlerle ilgilidir zaten. Kimse yaşadığı aşkla anılmaz. Anılıyorsa da çok gerizekalıca anılır, salak filan diye anılır yani.  

Bu da çok sert oldu gene ya…

-Sert değil; ben sert ifade ettim belki ama içeriğini düşün sen. Hayatta belirli şeyleri  doğru yere koymak yaptığınız diğer her şeyi de doğru yönetmenizi sağlar.  O zaman herkes buna saygı duyar ve kendilerini de ona göre forumlandırırlar. İşinizi doğru yapmıyorsanız aileniz de size saygı duymaz, sevgiliniz de saygı duymaz, bilmem kim de saygı duymaz!  

Yoruldum pesss!...bari boşluk doldurma oyunu oynayalım biraz.

-Tamam hadi oynayalım.

-Uyandığımda ellerim ilk SİGARA  arar.
-Bir yerlerde  boş boş etrafa bakınıyorken gözlerim en çok OKUYACAK İYİ BİR ŞEYLER  arar.
-O  son dubleyi indirdiğimde aklıma hep UYKU  düşer.
-Bir adama hayranlık duyabilmem için ZEKİ  olması  yetebilir.  .
-Bir kadının beni en çok KOMİK OLMASI  cezbeder.

Çook teşekkür ederim; size "rağmen" çok keyifli bir röportajdı benim için...

-Sen şimdi bunu böyle yazarsın da! 

İlla ki!

ve kahkahalar...

2 yorum:

  1. kalemine saglik cok guzel hazirlanmis bir soylesi ve sicacik satirlarla dolu bi cirpida okudum seni seviyorum :)

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim ya; tanıyan biri misiniz bilemedim şimdi ama; kalp kalbe karşıdır! ;) Kuvvetle muhtemel, ben de sizi seviyorum diyorum o vakit! :)

    YanıtlaSil

hoşgeldiniz

Sabır neydi?

Yaklaşık iki buçuk ay önce bir sabah koşma sevdasıyla uyandım. Rüya görmüş gibi... Blogumu düzenli okuyanlar Hatun'umun da hayatıma bö...